Warframe'e "bedava bir oyun, bir bakayım" diye başladım; 1500 saat sonra hâlâ oynuyorum. Bu oyunu anlatmak zor, çünkü başladığınız yer ile bir yıl sonra olduğunuz yer arasında uçurum var. Bu yazı, bu garip, devasa ve inanılmaz cömert oyuna yıllarını vermiş bir Tenno'nun dürüst notları — bir reklam değil.
İlk açtığımda kafam karışmıştı, bunu itiraf edeyim. Arayüz dağınık, anlatım belirsiz, ne yapmam gerektiğini anlamam saatler aldı. Pek çok kişi ilk birkaç saatte bırakıyor ve haklılar; Warframe yeni oyuncuya hiç de nazik değil. Ama o ilk duvarı aşıp sistemin dişlilerinin birbirine geçtiğini hissettiğiniz an, bambaşka bir oyun çıkıyor karşınıza. Ve o an geldiğinde, geri dönüş yok.
Hareket: Bir Oyunun En İyi Hissettiren Mekaniği
Warframe'in kalbi, hareket sistemi. Uzay ninjası olmak gerçekten de tarif edildiği gibi hissettiriyor. Bullet jump denen mekanikle haritada uçuyor, duvarlardan sekiyor, kayıyor, havada takla atıyorsunuz; bir süre sonra bu hareket o kadar akıcı hale geliyor ki yürümek yerine adeta dans ediyorsunuz. Hiçbir oyunda hareket etmek bu kadar tatmin edici olmamıştı; sadece bir koridordan diğerine geçmek bile keyifli.
Çatışma da bu akıcılığı tamamlıyor. Düşman sürülerinin arasına dalıp, kılıçla biçerken bir yandan tüfekle ateş etmek, yetenekleri zincirlemek... Yüksek seviyede oynanış neredeyse bir görsel şölene dönüşüyor. Power fantasy denen şeyin en saf hali bu; kendinizi gerçekten ölümcül, akıcı bir savaş makinesi gibi hissediyorsunuz. Ve bu his, yüzlerce saat sonra bile bayatlamıyor.
Warframe'ler: Her Biri Ayrı Bir Karakter
Oyunun adını aldığı Warframe'ler, oynadığınız zırhlı savaşçılar, oyunun en büyük çekiciliği. Onlarca farklı Warframe var ve her biri tamamen farklı bir oynanış sunuyor. Biri görünmez olup suikast yapan bir hayalet, diğeri düşmanları manyetik alanlarla ezen bir tank, bir başkası ekibini iyileştiren bir destekçi. Yeni bir Warframe edinmek, neredeyse yeni bir oyun öğrenmek gibi.
Bu çeşitlilik, oyunu sürekli taze tutan şey. Bir Warframe'den sıkıldığınızda, tamamen farklı bir tarz deneyebiliyorsunuz. Ve hepsinin görsel tasarımı muhteşem; her biri yaşayan, nefes alan, kendine has bir estetiğe sahip. Onları üretmek için harcadığınız emek de bağ kurmanızı sağlıyor; sonunda elde ettiğiniz Warframe, sizin emeğinizin bir ürünü.
Beklenmedik Bir Hikâye: The Second Dream
Warframe'e bir nişancı oyunu olarak başladım, ama beni en çok şaşırtan şey hikâyesi oldu. İlk başta hikâye neredeyse yok gibi; sadece görevden göreve koşuyorsunuz. Sonra "The Second Dream" adlı görev geliyor ve oyun aniden, hiç beklemediğiniz bir anda, derin ve duygusal bir anlatıya dönüşüyor. O görevde yaşadığım şaşkınlığı az oyunda yaşadım; gerçekten "vay canına" dedim.
Sonraki ana görevler — özellikle "The War Within" ve "The Sacrifice" — bu kaliteyi sürdürüyor. Digital Extremes bu görevleri adeta birer sinematik deneyim gibi tasarlamış. Bir F2P oyunda bu kalitede bir anlatı bulmayı beklemiyordum. Hikâye, grind'in arasına serpiştirilmiş bu parlak anlarla, oyuna duygusal bir omurga kazandırıyor.
Grind ve Para: Cömert Ama Acımasız
Warframe'in F2P modelini övmek lazım: oyun şaşırtıcı derecede cömert. Premium para birimi olan Platinum'u bile, oyun içinde diğer oyuncularla ticaret yaparak kazanabiliyorsunuz. Yani teorik olarak tek kuruş harcamadan her şeye ulaşabilirsiniz. Bu, "pay-to-win" cehenneminden çok uzak, oyuncuya saygı duyan bir model. Para harcamak hız kazandırır ama asla zorunlu değil.
Ama madalyonun diğer yüzü grind. Bazı eşyaları elde etmek için aynı görevi onlarca, bazen yüzlerce kez tekrarlamanız gerekebiliyor. Bu döngü bazen yorucu, bazen de meditatif bir keyfe dönüşüyor; kişiden kişiye değişir. Eğer tekrardan çabuk sıkılan biriyseniz, Warframe sizi yorabilir. Ama hareket o kadar iyi hissettiriyor ki, grind bile çoğu zaman keyifli.
Ses, Atmosfer ve Co-op Keyfi
Warframe'in ses tasarımı da hak ettiği övgüyü az alıyor. Silah seslerinin tokluğu, yeteneklerin uğultusu, gemilerin içindeki o uzayda yalnızlık hissi veren ambiyans... Hepsi atmosfere ciddi katkı yapıyor. Bazı bölgelerin müzikleri o kadar güzel ki, sırf onları dinlemek için orada oyalandığım oldu. Bu, görsel kadar işitsel olarak da özenle kurulmuş bir dünya.
Ama oyunun en keyifli hali, bir ekiple oynandığında ortaya çıkıyor. Dört Tenno'nun bir görevde birbirini tamamlaması, kaosun ortasında koordine olması, oyunu bambaşka bir seviyeye taşıyor. Yalnız da oynanabilir ama Warframe özünde sosyal bir deneyim; arkadaşlarınızla oynadığınızda grind bile bir sohbet ortamına dönüşüyor. Bu yüzden oyuna başlayacaklara en büyük tavsiyem, mümkünse bunu bir dostla yapmaları.
On Yılı Aşan Bir Bağlılık
Warframe'i özel kılan bir başka şey, Digital Extremes'in oyununa olan bağlılığı. On yıldan fazla süredir oyun düzenli, büyük ve çoğu zaman ücretsiz güncellemeler alıyor. Açık dünya bölgeleri, yeni hikâye yayları, yeni oyun modları... Oyun bıraktığınız yerde durmuyor, sürekli büyüyor. Bir yıl ara verip döndüğünüzde, keşfedecek bir sürü yeni içerik buluyorsunuz.
Bu süreklilik, oyunla aranızda garip bir bağ kuruyor. Warframe artık bittiğiniz bir oyun değil, ara ara dönüp baktığınız bir uğrak yer. Topluluğu da genel olarak sıcak ve yardımsever; yeni oyunculara yardım eden veteranlar bu kültürün parçası. Bu, bir oyundan çok yaşayan bir evren.
Sonuç: Sabredene Açılan Bir Hazine
Warframe, herkese göre değil. Karmaşık, öğrenmesi zorlu ve grind içeren bir oyun. İlk saatlerde sizi bunaltabilir ve bu yüzden çok kişiyi kaybediyor. Ama o ilk duvarı aşma sabrını gösterenler için, oyun sektörünün en cömert, en derin ve en tatmin edici deneyimlerinden birini sunuyor. Hem de tek kuruş harcamadan.
Eğer akıcı bir aksiyon, derin bir özelleştirme sistemi ve sürekli büyüyen bir evren istiyorsanız, Warframe'e bir şans verin. Ama sabırlı olun ve mümkünse bir arkadaşınızla başlayın; rehbersiz bu dünyada kaybolmak kolay. İlk duvarı aşabilenler için, yıllarca oynayabileceğiniz, gerçekten size saygı duyan nadir bir oyun.
