Gök gürültüsüne inanan biri misiniz, yoksa fiber optik kablolara mı tapıyorsunuz? İnsanlar inandıkları şeylere hayat verirler. Neil Gaiman'ın kült romanından uyarlanan American Gods (Amerikan Tanrıları), tam da bu felsefi temel üzerine kuruludur. Göçmenlerle birlikte Amerika'ya gelen Odin, Anansi, Cin gibi "Eski Tanrılar" inananları azaldıkça güçten düşmektedir. Karşılarında ise Medya, Teknoloji ve Küreselleşme gibi taptaze inançlarla güçlenen kibirli "Yeni Tanrılar" vardır.
American Gods, televizyon tarihinde çok az yapımın cesaret edebileceği kadar sınırları zorlayan, görselliğiyle izleyiciyi sarhoş eden ama arka plandaki yönetimsel krizlerle kendi potansiyelini paramparça eden trajik bir şaheserdir. Üç sezonluk bu kaotik yolculuk, kusursuz bir vizyonla başlayıp maalesef ki yarım kalmış bir senfoni olarak televizyon çöplüğüne terk edildi. Ancak sunduğu saykodelik mitoloji ve akılalmaz sahneler, dizi iptal edilmiş olsa bile hafızalarımıza çoktan kazındı.
I. Bryan Fuller ve Birinci Sezonun Şiirselliği
Dizinin ilk sezonu, Hannibal efsanesinin yaratıcısı Bryan Fuller'in ellerinde şekillendi. Fuller, Gaiman'ın satır aralarındaki karanlığı, kanı ve cinselliği inanılmaz derecede estetik bir paletle ekrana taşıdı. Kanın pırlanta gibi parladığı, gökyüzünün sürekli tehditkâr bir kızıla boyandığı ve her sahnenin rönesans tablosu titizliğinde çekildiği bu sezon, adeta televizyona yapılmış bir sanat eseriydi.
Hikaye, hapisten yeni çıkan Shadow Moon'un (Ricky Whittle) gizemli ve kurnaz Mr. Wednesday (Ian McShane) ile tanışmasıyla ateşlenir. Ian McShane'in Wednesday'i canlandırışı o kadar mükemmeldir ki, sanki Odin bizzat bir aktörün bedenini ele geçirmiş gibidir. Onun arabasındaki o bitmek bilmeyen yolculukları, Amerika'nın unutulmuş, paslanmış damarlarında yapılan bir hac ziyareti gibidir. Shadow'un inançsızlıktan, devasa bir mitolojik savaşın piyonuna dönüşmesini izlemek, serinin en güçlü karakter gelişimlerindendir.
II. Yeni Tanrılar ve Teknolojinin Kibri
Gaiman'ın evrenindeki asıl çatışma, tapınılan şeylerin değişmesidir. Odin artık unutulmuştur, ancak akıllı telefon ekranlarına olan tapınma, yepyeni ve kibirli tanrılar yaratmıştır. Dizi, "Yeni Tanrılar" grubunu ekrana taşırken muazzam bir yaratıcılık sergiler. Gillian Anderson'ın şekilden şekile giren "Medya" (Media) karakteri, David Bowie'den Marilyn Monroe'ya kadar pop kültür ikonlarının bedeninde can bulur.
En dikkat çekici olanlardan biri ise Technical Boy (Bruce Langley) karakteridir. İnternetin, klavye zorbalarının ve sentetik dünyanın vücut bulmuş hali olan bu ergen tanrı, her sahnede değişen siberpunk kıyafetleri ve saygısız tavırlarıyla yeni jenerasyonun dikkat eksikliğini mükemmel özetler. Mr. World'ün (Crispin Glover) gözetiminde, Yeni Tanrılar dünyayı dijital bir hapishaneye çevirmeyi hedefler.
III. Ölüler, Cüceler ve Çalınmış Güneşler: Laura & Sweeney Dinamiği
Belki de American Gods'ı TV tarihinin en absürt yapımlarından biri yapan şey, ana karakterin ölü karısı Laura Moon (Emily Browning) ve şansını kaybetmiş devasa İrlandalı cüce Mad Sweeney (Pablo Schreiber) arasındaki uyumsuz kimyadır. Gaiman'ın kitabında daha yüzeysel olan bu ikili, dizide adeta kendi başlarına ayrı bir şova dönüşür.
Laura Moon'un, bedeninin yavaş yavaş çürümesine rağmen Shadow'a ulaşma inadı; Mad Sweeney'nin ise kendi şans parasını (ve güneşini) geri almak için bu ölü kadının peşinde sürüklenmesi, dizinin en güçlü ve eğlenceli dinamiğini oluşturur. Sweeney'nin tanrıların dünyasındaki kendi kimlik bunalımı ve Laura'nın yaşam-ölüm arafındaki varoluşsal krizi, dizinin en çok konuşulan ve derinliği olan subplotlarından biri olmuştur.
IV. Siyahi Öfke, Anansi ve Atlıkarıncadaki Savaş
Dizinin politik duruşunu ve Amerika'nın kanlı tarihini yüzümüze tokat gibi çarpan karakteri hiç şüphesiz Mr. Nancy (Anansi) olmuştur. Orlando Jones'un hayat verdiği bu Afrika kökenli masal tanrısı, köle gemilerinde başlayan ve günümüz polis şiddetine uzanan siyahilerin öfkesini inanılmaz tiratlarla ekrana taşır.
Özellikle ikinci sezondaki "House on the Rock" ve atlıkarınca sahnesi, Eski Tanrılar'ın nihayet bir araya gelip güçlerini Wednesday'in savaşına adadıkları andır. Wisconsin'deki devasa ve kitsch bir Amerikan mekanında çekilen bu sahne, dizinin görsel tepe noktalarından biridir. Ancak tam da bu noktadan sonra dizinin kamera arkasındaki sorunları senaryoya da yansımaya başlar.
V. Kaos, Üçüncü Sezon ve İptalin Gölgesi
Birinci sezonun başarısına rağmen yapım şirketi Starz ve FremantleMedia arasındaki bütçe krizleri, Bryan Fuller ve Michael Green'in diziden ayrılmasına neden oldu. İkinci sezon Jesse Alexander'a, üçüncü sezon ise Charles Eglee'ye emanet edildi. Her showrunner değişimi, dizinin tonunun, estetiğinin ve anlatı ritminin bozulmasına yol açtı. İkinci sezon çok daha düz ve dağınık ilerlerken; üçüncü sezon Shadow'u "Lakeside" kasabasına hapsederek kitabın orijinal akışına sadık kalmaya çalışsa da, izleyiciyi çoktan kaybetmişti.
Orlando Jones'un (Mr. Nancy) tartışmalı şekilde kadrodan çıkarılması, Crispin Glover'ın rolünün azalması ve hikayenin sürekli vites değiştirmesi, Starz'ın diziyi 3. sezonun sonunda iptal etmesiyle sonuçlandı. Odin'in gerçek yüzünün ortaya çıktığı, Shadow'un ise dünya ağacında asılı kaldığı o devasa uçurum (cliffhanger) ile biten dizi, hiçbir zaman tatmin edici bir sona ulaşamadı.
Geriye dönüp bakınca American Gods'ın en acı tarafı, kötü bir dizi olması değil; aksine, fazlasıyla iyi bir dizinin kendi ağırlığını ve hırsını taşıyamamasıdır. İlk sezonun her karesinde hissedilen o "bambaşka bir şey izliyorum" duygusu, sonraki sezonlarda yerini "keşke"lere bıraktı. Bir mitoloji dersinden çok bir kayıp hikâyesi: hem ekrandaki tanrılar inananlarını kaybediyor, hem de dizi kendi yapımcılarını, yönünü ve nihayetinde izleyicisini kaybetti. Bu iki kayıp birbirine o kadar benziyor ki, dizinin trajedisi neredeyse kendi temasını kanıtlıyor.
Hexcore Nihai Kararı: Yarım Kalmış Bir Başyapıt Denemesi
Hikayesi yarım kalmış olsa bile American Gods, sırf görsel cesareti, kanlı estetiği ve felsefi alt metni için televizyon tarihinde özel bir yere sahiptir. Dinlerin ve mitolojilerin Amerikan kapitalizmi ve göçmen kültürüyle nasıl iç içe geçtiğini anlatma biçimi hala emsalsizdir. Bryan Fuller'ın diziyi bıraktığı andan itibaren çöküşe geçse de, o ilk 8 bölümün televizyon standartlarını nasıl sarstığını unutmak imkansız.
Eğer Neil Gaiman seviyorsanız ve televizyonda alışılagelmiş formüllerin dışına çıkan, absürt, şiddet dolu ve aşırı stilistik bir görsel şölen izlemek istiyorsanız, bu yarım kalmış senfoniye kesinlikle şans vermelisiniz. İnanmaya devam edin, belki bir gün o büyük savaşı tamamlayacak bir TV filmi görebiliriz. Ama o zamana kadar, Gök Gürültüsü sessiz kalacak.
