Zihnin bir çipe (stack) indirgendiği, bedenin ise sadece değiştirilebilir bir kıyafet (sleeve) olduğu bir gelecekte, ölüm artık doğal bir son değil; sadece yoksulların ödeyemediği bir lükstür. Richard K. Morgan'ın siberpunk romanından uyarlanan Altered Carbon'un birinci sezonu, neon ışıklı neo-noir atmosferiyle Blade Runner'ın meşalesini başarıyla taşırken; insanlığın teknolojik ölümsüzlük karşısında ruhunu nasıl yavaş yavaş kaybettiğini karanlık bir polisiye öyküsüyle anlatıyor.
I. Bedenin Metalaşması ve Meth (Methuselah) Sınıfı
Dizinin kurduğu dünyanın merkezinde, kapitalizmin en nihai ve korkutucu zaferi yatar: "Ölümsüzlüğün satın alınabilmesi". Zenginler (Meth'ler), bulutların üzerindeki malikanelerinde yüzyıllarca yaşar, bedenlerini sürekli genç ve kusursuz kopyalarıyla değiştirirken; alt sınıf, ölen akrabalarını farklı cinsiyette, yaşlı veya suçlu bedenlerinde (sleeve) yeniden canlandırmak zorunda kalır.
Takeshi Kovacs'ın 250 yıl sonra uyanıp, zengin bir adamın (Laurens Bancroft) "kendi cinayetini çözmesi" için tutulması klasik bir dedektiflik hikayesi gibi görünse de; alt metinde, çok fazla yaşayan bir insan zihninin ne kadar hastalıklı, sapkın ve empati yoksunu (god complex) bir hale dönüşebileceğinin kan dondurucu bir analizini sunar. Bancroft gibi Meth'ler için sıradan insanlar, kelimenin tam anlamıyla "tek kullanımlık eşyalardan" farksızdır.
II. Kimlik Krizi ve Yabancılaşma
Bir bedenden diğerine transfer olmak (sleeving), dizinin en büyük felsefi dayanak noktasıdır. Kovacs (Joel Kinnaman), daha önce bir polis olan Elias Ryker'ın bedeninde uyanır. Aynaya baktığında kendi yüzünü görememek, dokunduğu nesneleri başkasının sinir uçlarıyla hissetmek; Sartre'ın "yabancılaşma" kavramının siberpunk bir yorumudur.
Bu durum, Dedektif Ortega'nın, sevdiği adamın bedeninde bir başkasının, hem de tehlikeli bir isyancının yaşadığını görmesiyle romantik/dramatik bir krize dönüşür. Dizi sürekli olarak seyirciye şu soruyu sorar: Aşık olduğumuz şey beden midir, yoksa zihin mi? Zihin aynı kaldığında ama beden tamamen değiştiğinde, aşk formunu koruyabilir mi?
"İnsan bedeni sadece bir silahtır. Ancak insan zihni, o silahı tutan tetikçidir. Eğer tetiği çeken kişi aynıysa, namlunun neye benzediğinin bir önemi yoktur."
III. Poe: Yapay Zekanın İnsanlaşması
Dizinin en trajik ve en sevilen karakterinin bir insan değil, Edgar Allan Poe tabanlı bir yapay zeka (AI) olması büyük bir ironidir. The Raven Hotel'in sadık, nazik ve kendini feda etmekten çekinmeyen yapay zeka yöneticisi Poe, insanların duygularını kaybettiği bir dünyada romantizmin ve empatinin son kalesidir.
Poe karakteri aracılığıyla dizi, teknolojinin kendisinin kötü olmadığını; teknolojiyi silahlaştıran ve kendi kibirleri için kullanan insanların kötü olduğunu ustalıkla anlatır. Poe'nun çöküş anı, birinci sezonun en yürek burkan sahnelerinden biridir.
IV. İkinci Sezonun Laneti
İlk sezonun neo-noir atmosferi ve bütçesinin harikalığı ne yazık ki ikinci sezonda (Anthony Mackie'li dönem) yerini ucuz bir uzay operasına bırakmıştır. Altered Carbon'un birinci sezonu karanlık, yetişkinlere yönelik vahşi bir cyberpunk harikasıyken, ikinci sezon klişelere ve basit bir intikam hikayesine indirgenerek kendi potansiyeline ihanet etmiştir. Bu durum, dizinin iptal edilmesine giden yolu hazırlayan talihsiz bir televizyonculuk örneğidir.
Hexcore Nihai Kararı: Kaçırılmış Bir Efsane
Altered Carbon'un ilk sezonu, Blade Runner ve The Matrix'ten bu yana ekrana yansıyan en olgun, görsel olarak en çarpıcı ve felsefi olarak en sert cyberpunk işlerinden biridir. Joel Kinnaman'ın yorgun, nihilist ama derinlerde bir ahlaki pusula barındıran Kovacs performansı akıllardan çıkacak gibi değil.
Eğer sadece 10 bölümlük bir mini dizi olarak kalsaydı, bugün tartışmasız bir başyapıt olarak anılacaktı. Ne yazık ki Netflix'in bütçe kesintileri ve yaratıcı ekibin değişmesi, bu muazzam evrenin yarı yolda kalmasına neden oldu.
