Ira Sachs, yeni filmi The Man I Love için Münih Uluslararası Film Festivali kapsamında yaptığı açıklamalarla hem oyuncu seçimine dair kişisel bakışlarını paylaştı hem de kariyeri boyunca kendisini etkileyen sinema akımlarını masaya yatırdı. Kolay yutulur ve derinliği olan bu yapım, Cannes Film Festivali'nde dünya prömiyerini gerçekleştirmişti ve o akşam izleyicilerden sıcak bir on dakikalık alkış almıştı.
The Man I Love filminde Rami Malek, 1980'lerin son New York kentindeki AIDS krizi tarafından yıkılan sanatsal çevrede yaşayan Jimmy George adında performans sanatçısı karakterini canlandırıyor. Filmin hikayesi, toplumun bu çalkantılı dönemine bir pencere aralarken aynı zamanda ana karakterin hayata tutunma ve sevme arzusu etrafında şekilleniyor.
Rami Malek Seçiminde Saklı Sebepler
Ira Sachs, uzun süredir birlikte çalıştığı hamrayı Mauricio Zacharias ile bu filmi yazdı. Sarı direktörden istenen rol için bir seçici gözle bakıldığında, nihayetinde Rami Malek'in kendisiyle eşsiz bir uyum yarattığını fark etmiş. Sachs’a neden tam da Malek olduğuna dair sorular sorulduğunda verdiği cevaplar şaşırttı.
Sachs, daha önce izlediği Mr Robot serisinde dikkatini çeken oyunculuğunu temel alarak şu görüşleri paylaştı: “Rami'yi belirli bir tarzda çok doğal ve seyircinin ekrana kilitlenmesini sağlayan oyuncular arasında değerlendiriyorum. Bu iki özellik benim için son derece önemli. Jimmy George karakteri aklıma geldiğinde artık Rami olmadan tasavvur edemiyorum.”
Sachs’ın anlatımı, bu filmin sadece bir biyografi olmaktan öte, sanatla ve yaratıcı yaşam tarzıyla derin bir bağ kurduğunu ortaya koyuyor.
Sanatın Peşindeki Yolculuk
Vaudeville gibi daha önceki çalışmalarına değinen Sachs, The Man I Love’un aslında bu filmin doğal bir devamı olduğunu belirtti. Kendi kariyerine bakış açısıyla şu tespitte bulundu: “Ben on film yaptım ve onlardan yedi tanesi bir sanat eserinin yapımıyla ilgili.”
Gezgin tiyatro topluluğu Vaudeville'ın arka plan dramasıyla başlamasına rağmen, yeni projesi de yaratıcı insanların aşk üçgeni etrafında şekillenen bir sahne arkası hikayesine sahip. Bu durum, Sachs için sanki bu tür temaları her zaman işlemiş gibiydi.
Yaratım süreci üzerinde duran yönetmen ise filmin geçtiği New York döneminin kendine has enerjisini ve getirdiği zorlukları anlatmayı başarmayı amaçladıklarını vurguladı. O dönemde ölümün varlığı ile yaşamın ihtişamının bir arada yaşandığı o ‘büyük ve cesur’ atmosferi yakmak, projenin uzun sürmesinin ana sebebi oldu.
Avrupalı Ustaların Gölgesinde Bir Deha
Film eğitimiyle ilgili konularda sözü geçiren Ira Sachs, sinematografik ilham kaynaklarının büyük ölçüde Batı ve dünya sineması olduğunu ifade etti. Paris’te üniversite öğrencisi olarak üç ayda 197 film izlediğini hatırlatan yönetmen, özellikle Fransız veya Alman sinemasına olan hayranlığını dile getirdi.
Fassbinder gibi isimlerin etkisiyle şekillenmiş bu estetik anlayışta, tipik Amerika odaklı filmler yerine daha çok farklı tarzları benimsediği belirtti. İsveçli ve Avusturyalı şairlerden feyzin izlerini taşıyan yönetmen, kendi işini her zaman büyük Avrupa sinema ustalarıyla karşılaştırır.
Sachs bu durumu dürüstçe anlatarak devam etti: “Onlar benim canavarlarım sayılır. Onların omuzlarında duruyorum ve asla onlardan iyi olamayacağımı bilmek beni her daim korkutur, ama aynı zamanda onları her zaman etkiler.”
Yine de bu kaygının aksine bir ilham kaynağı olduğunu vurguladı: