Belçika yapımı yeni aksiyon filmi Attack on Paradise, sadece bir tür filmini değil aynı zamanda kültürel çeşitliliği ve coğrafi gerçekliği başarıyla yansıtan bir eser. Yönetmen Bob Colaers imzasıyla beyaz perdedeki bu eser, özünde 'Die Hard'vari klasik bir yapıya sahip olsa da, farklı karakterlerle örülmüş dokusu sayesinde sıradanlığı aşmayı başarıyor.
Maceramız, Sulayman adlı bir gencin hikâyesi üzerinden başlıyor. Hayatını belli bir düzen içinde sürüren kahramanımız, gece yolculuğunda beklenmedik olaylarla karşılaşıyor. Duruma müdahale eden bazı şüpheli araçların sakinleri aslında polis olduğunu fark eder ve bu durum adama çeşitli suçlamalar yöneltilmesine sebep olur. Yedi yıl sonra Sulayman serbest bırakıldığında, tek aradığı şey kız kardeşi değil, ona sevgi veren annesi Fatma oluyor.
Şehrin Gölgesindeki Tehditler
Yükümlülüğünden kaçan ve geçmişinde hataları olan bir genç olarak hayatını sürüren Sulayman’ın huzuru uzun sürmüyor. Adı Prince olan, uyuşturucu ticaretinin kontrolünde olduğu yoks mahalleddeki site yönetimi, yıllardır suç örgütünün sığınağı haline gelmiş durumda. Bu uluslararası kaçak şef tarafından işletilen on yedi katlı yapının her köşesi, gizli bir dünyayı barındırıyor ve polis bu bölgeyi uzun zamandır 'yasak bölge' ilan etmişti.
Ancak planlanan büyük bir operasyon tüm karanlık imparatorluğu sarsacak. Uzun süredir devam eden bu baskınla suç örgütüne son verilmesi hedeflense de, çatışmalar kaçınılmaz olarak can kaybıyla sonuçlanması bekleniyor. Sulayman’ın kurtarma ve intikam planı bu zorlu operasyon sırasında başlıyor; tesadüfen apartmanın bodrum katında eşyalarını alırken büyük bir karmaşa başlıyor.
Meydana gelen kaos o kadar hızlı yayılıyor ki, kahramanımızın annesinin dairesine güvenli bir şekilde ulaşması bile hayatını tehlikeye atıyor. Birbirinden güçlü suçlular ve kendisi gibi durumu bilen bazı polis memurları arasında geçen bu kovalamaca, filmi sonuna kadar gerilim dolu tutuyor.
Aksiyon Dolu Ekip ve Farklı Dokunuşlar
Yolculuğunda Sulayman beklenmedik bir müttefik kazanıyor. Polis memuru Yasemin’in SWAT ekibi hızla etkisiz hale getirildikten sonra, kahramanımız onun tarafında yer almaya karar veriyor. Bu kararı alması, onu suç örgütünün sayıca üstün adamlarıyla birebir mücadeleye sürüklüyor. Karşılarına çıkan düşman kadrosunda iri dövüşçü The Lion gibi profesyonel boksörler, eski çocuk asker Minza ve ağır silahlı Balkan kaçakçı Tchuko'dan oluşan uzman bir ekip bulunuyor.
Mücadelede, Sulayman’ın kişisel hayatını zorlaştıran, daha önce sevgisi olan ancak şimdi örgütün kilit üyelerinden biri haline gelmiş Nikita gibi karmaşık karakterler de mevcut. Hikâye ilerledikçe araya atılan pek çok mizahi detay ve karakter özeli, aksiyonun sert temposunu anlık bir tekdüzeliğe bürünmekten alıkoyuyor.
Yönetmen Bob Colaers’ın sinematografisi derme çatma mekanları şekerli renklerle sarmalıyor. Bu görsel atmosfer, filmin içindeki fiziksel çatışmaları eğlenceli ve abartısız bir üslupla sunuyor. Film boyunca kullanılan fon müziği de gerilimden elektronik tınılara evriliyor; bazı kısımlarda ise kahramanın Müslüman kimliğini vurgulayan duaları andıran motifler dinleyicinin dikkatini çekiyor.
Sonuç olarak, kompozisyonu sıradan bulunabilecek bir suç örgütü draması olmasına rağmen karakterlerin enerjisi ve kullanılan görsel zenginlik filmi keyifli kılıyor. Filmin finali daha coşkulu olabilirdi belki, ancak genel deneyim, bu Belçika aksiyon yapımının uluslararası alanda dikkat çekmesi için sağlam bir temel oluşturduğunu gösteriyor.