

Sinema tarihinin en köklü ödül organizasyonu olan Oscar'larda neredeyse bir asırdır süren bir tabu, bu sezon ciddi biçimde sarsılıyor. En İyi Film kategorisinde bugüne kadar tek bir belgesel bile adaylık alamadı. Ancak Nathan Fielder ve Lance Oppenheim imzalı You Can See Everything, Theranos'un kurucusu Elizabeth Holmes'un hikâyesini beyaz perdeye taşıyarak bu duvarı ilk kez ciddi biçimde zorluyor. Film, hem eleştirmenlerden gördüğü yoğun ilgi hem de gişede yakaladığı başarıyla Akademi'nin en eski önyargılarından birini kırma potansiyeli taşıyor.
Akademi, 2008 yılında The Dark Knight'ın En İyi Film adaylığından dışlanmasının yarattığı tepkiler üzerine kategori kontenjanını beşten ona çıkardı. O dönem yapılan basın açıklamasında, bu genişlemenin bir belgeselin de nihayet En İyi Film yarışına girebilmesi anlamına gelebileceği açıkça dile getirilmişti. Aradan geçen yıllara rağmen bu söz yerine getirilmedi. You Can See Everything'ın başarısı, sadece bir filmin değil, Akademi'nin kendi verdiği sözün de test edilmesi anlamına geliyor.
Son 40 yılın en güçlü belgeselleri, En İyi Film yarışının dışında kaldı. NBA hayali peşindeki iki gencin hikâyesini anlatan Hoop Dreams, Dünya Ticaret Merkezi kuleleri arasında ip üstünde yürüyen Philippe Petit'nin hikâyesi Man on Wire, Endonezya'nın kitlesel katliam tarihiyle yüzleşen The Act of Killing ve Edward Snowden'ın ifşaatlarını gerçek zamanlı aktaran Citizenfour bu isimlerin başında geliyor. Flee ise animasyon ile belgeseli harmanlayan yapısıyla kendi kategorisinde bile yeterince ödüllendirilmedi.
Bu dışlanmanın sorumluluğu yalnızca Akademi'nin genel üyelerine ait değil. Belgesel kolu, kendi kategorisinde bile bu filmlerin birçoğunu aday göstermeyerek çifte bir hayal kırıklığı yarattı. Yani sorun, belgesellerin En İyi Film'e girememesiyle sınırlı değil; kendi alanlarında dahi yeterince görünür olamamaları.
Türkiye'de belgesel sineması, özellikle son yıllarda festivaller ve dijital platformlar üzerinden ciddi bir izleyici kitlesi kazanmış durumda. Ancak Oscar yarışında belgesellerin ana kategoride yer almaması, yerli yapımların uluslararası görünürlüğünü de dolaylı olarak etkiliyor. You Can See Everything'ın Türkiye'deki gösterim takvimi henüz netleşmiş değil; film şu an küresel platformlarda ve sınırlı sinema gösterimleriyle izleyiciyle buluşuyor.
Akademi'nin belgesel kolu ile genel üyeler arasındaki bakış farkı, bu tartışmanın merkezinde yer alıyor. Belgeseller, kendi kategorilerinde ödül alabiliyor ve kültürel tartışmayı şekillendirebiliyor; fakat En İyi Film gibi yılın en iyi film yapımcılığını onurlandırmayı amaçlayan bir kategoride görmezden geliniyor. Bu yıl Once Upon a Time in Harlem ve Naza gibi yapımlar da benzer şekilde güçlü adaylar arasında gösteriliyor.
Eğer You Can See Everything adaylık alırsa, bu yalnızca bir filmin zaferi olmayacak. Akademi'nin belgesele bakışının değiştiğinin ve belgeselin sinema sanatının ayrılmaz bir parçası olarak kabul edildiğinin ilanı olacak. Ancak akıllara şu soru geliyor: Bu kadar beklemek neden gerekti? Cevap büyük ölçüde Akademi'nin kurumsal muhafazakârlığında ve belgeselin uzun süre ikinci sınıf sinema olarak görülmesinde yatıyor. Bu sezon verilecek karar, sadece bir ödülün değil, sinema tarihinin gidişatının da habercisi olacak.
James Gunn, DCU'nun büyük bir krossover'a doğru ilerlemesi gerektiği eleştirilerine yanıt vererek, her filmin kendi başına anlamlı olması gerektiğini savundu.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar (*) ile işaretlenmiştir.




| Belgesel | Yıl | Konu |
|---|
| Hoop Dreams | 1994 | NBA hayali peşindeki iki genç |
| Man on Wire | 2008 | Kuleler arası ip yürüyüşü |
| The Act of Killing | 2012 | Endonezya katliamları |
| Citizenfour | 2014 | Snowden ifşaatları |
| Flee | 2021 | Animasyon-belgesel karışımı |