
Sinema
Jesse Eisenberg'in 'The Debut'u: Topluluk Tiyatrosunun Karanlık ve Komik Labirenti
Jesse Eisenberg'in yeni filmi 'The Debut', topluluk tiyatrosunun kaotik dünyasında geçen, gerçeküstü öğelerle bezeli bir komedi.
Hexcore
3 dk
Veri Ağına Aktar

Jesse Eisenberg, iki yıl önceki 'A Real Pain' ile yönetmenlik koltuğunda ne kadar sağlam bir zeminde durabildiğini kanıtlamıştı. Şimdi ise yeni filmi 'The Debut' ile bambaşka bir kulvara yelken açıyor: küçük bir kasabanın topluluk tiyatrosunun tozlu sahnesinde, varoluşsal bir komedinin labirentinde geziniyor. Film, ilk bakışta 'Waiting for Guffman' tarzı bir taşra tiyatrosu hicvi gibi görünse de, Eisenberg'in senaryosu kısa sürede Coen kardeşlerin en çılgın anlarına taş çıkartan, gerçeklikle gerçeküstünün iç içe geçtiği bir zihin oyununa dönüşüyor.
Eisenberg bu kez gerçeklikten kopmadan, olabildiğince keskin bir hiciv ipinde yürüyor. Film, topluluk tiyatrosunun o görkemli ama bir o kadar da acıklı dünyasına yazılmış çarpık bir aşk mektubu niteliği taşıyor. Yönetmenin kalemi o kadar kıvrak ki, diyaloglar hem yakan bir zekâ barındırıyor hem de hikâyenin her köşesinde sizi bekleyen yeni bir sürprizle karşılaşıyorsunuz. Ancak bu yapbozun en kritik parçası, kuşkusuz Julianne Moore'un adeta yeniden doğuş yaşatan performansı.
Moore, New Jersey'li bir ev kadını olan Mona Friedman'ı canlandırıyor. Mona, artık kimsenin ihtiyaç duymadığı, adeta bir Stepford robotuna dönüşmüş, yıpranmış bir çiçek. İkiz çocukları Matty ve Maya hâlâ evde yaşamalarına rağmen duygusal olarak çoktan kopmuş durumda. Kocası Howard ise Mona'ya sadece bir aksesuar gibi davranan, kendini beğenmiş bir tip. Mona o kadar korkak ve pasif bir insan ki, bu düzenin değişmesi hiç de olası görünmüyor. Moore, kızarmış gözleri ve neredeyse şeffaf teniyle, kırık bir bebeğin huzursuz edici havasını mükemmel bir şekilde yansıtıyor.
Filmin açılış sahnesi Brook Tiyatrosu'nda geçiyor. Mona, kasabanın yıllık prodüksiyonu olan 'Nosy Neighbors' adlı müzikalde küçük bir rol için seçmelere katılıyor. Ancak performansı o kadar zayıf ki, rolü almasına imkân yok. Rol, Broadway heveslisi ve istediği her rolü kapabilen Serena Cherry'ye (Bernadette Peters) gidiyor. Serena'nın lobide 'Evita' prodüksiyonundaki afişi asılı. Fakat bir gece yarısı Mona'ya beklenmedik bir telefon geliyor. Müzikalin yönetmeni Jerry (Paul Giamatti), Serena'nın çekildiğini ve rolü oynayacak başka kimse kalmadığını söylüyor. Böylece Mona, hiç beklemediği bir anda sahneye adım atıyor.
Eisenberg'in filmi, türler arasında cesur bir geçişkenlik kuruyor. Yüzeyde hafif ve eğlenceli bir ton taşıyan yapım, alt metninde 'Sub-Broadway'in Twilight Zone'u olarak tanımlanabilecek bir girdaba sürüklüyor sizi. Bu, sadece bir tiyatro hicvi değil; aynı zamanda varoluşun anlamsızlığıyla yüzleşen bir karakterin, kendini yeniden var etme çabasının hikâyesi. Film, herkesin keyif alacağı türden bir yapım değil. Ancak dalga boyuna girebilenler için, hem güldüren hem de düşündüren, sıra dışı bir sinema deneyimi sunuyor.
Julianne Moore'un yanı sıra Paul Giamatti'nin tiyatro yönetmeni Jerry rolüyle filme ayrı bir derinlik kattığını belirtmek gerek. Bernadette Peters ise Broadway heveslisi Serena Cherry karakteriyle, hırsın ve yeteneğin kesişim noktasındaki bir figürü canlandırıyor. Patrick Fabian'ın canlandırdığı Howard ise, Mona'nın içinde bulunduğu çıkmazı daha da görünür kılan bir koca portresi çiziyor. Genç oyuncular Joan Diamand ve Becca Suskauer de ikiz kardeşler olarak, modern aile ilişkilerindeki kopukluğu başarıyla yansıtıyor.
Eisenberg'in yönetmenlik vizyonu, gerçekçi mekân kullanımı ve doğal oyunculuklarla örülü bir dokuya sahip. Ancak bu gerçekçiliğin üzerine ince bir gerçeküstücülük tabakası serpiştirilmiş. Bu sayede film, izleyiciyi sürekli olarak 'bu gerçekten oluyor mu?' sorusuyla baş başa bırakıyor. Topluluk tiyatrosunun o amatör ruhu, filmin her karesinde hissediliyor; ancak bu ruh, asla küçümsenmiyor. Tam aksine, bu saflığın içindeki insani trajedi, filmin ana omurgasını oluşturuyor. 'The Debut', tiyatronun büyüsüne kapılmak isteyenler için olduğu kadar, karakter odaklı hikâyelerden hoşlanan sinemaseverler için de kaçırılmaması gereken bir yapım.
Mariska Hargitay, annesi Jayne Mansfield hakkında çektiği belgeselle Creative Arts Emmy'de iki ödül birden kazanarak kariyerindeki toplam Emmy sayısını üçe çıkardı.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar (*) ile işaretlenmiştir.



