

Dergi dünyasının derinliklerinde yer alan eleştirel yazılar, günümüzün görsel kültüründe izleyicileri farklı bir yolculuğa çıkarıyor. Nevra Öner imzalı son yayımlanan yazı, ekranlardaki trajediyi ve komediyi harmanlayan yapımları mercek altına alarak modern toplumun derinlemesine yaşadığı güç zehirlenmesi ve vizyonsuzluk gibi karmaşık sorunları günümüze taşıyor.
Bu yazının temelinde yatan soru şu: izleyiciler neden sürekli distopyalar, politik entrikalar veya kasvetli atmosferler içinde kendilerini buluyor? Modern hayatın getirdiği absürtlük karşısında zeki, matrak ve nihilist yapımlar bir kaçış alanı sunarken, bu içerikler paranın, gücün ve statünün insan ruhunu nasıl karikatüre dönüştürdüğünü de sorguluyor.
Yazıda Moliere gibi klasik yazarlardan Harpagon karakterine yapılan atıfla başlıyor. Cimri oyununun merkezindeki bu figür, paraya tapmanın ve servet hırsının bir insanı ne denli tek boyutlu ve komik bir varlığa dönüştürebileceğini çarpıcı bir şekilde gözler önüne seriyor.
Bu ruh hali günümüzün farklı sanat dallarında da yankılanıyor. Türk sinemasının Çöpçüler Kralı gibi eserleri, gücün ve statünün getirdiği absürtlüğü mizahi yollarla ele alırken, Şener Şen'in canlandırdığı Zabıta Şakir karakteri aracılığıyla üç kuruşluk bürokratik yetkinin nasıl büyük bir tahakküm gücü haline geldiğini gösteriyor. Bu durum sadece ticari başarı değil, aynı zamanda insanın kendi benliği karşısındaki küçüklüğünü de vurguluyor.
)
Yazı daha sonra televizyon dünyasına odaklanarak Görgüsüzler gibi yapımları inceliyor. Bu dizide Pembe ailesinin gecekondudan köşk hayatına geçme çabaları, toplumsal yükselişin getirdiği kaosu ve ironiyi gözler önüne seriyor. Yazara göre paranın satın alamadığı tek şey kültürdür. Bir insanın salt zenginliği, onu otomatik olarak daha aydın bir birey yapmaz; kültürel derinlik ve etik değerlerin maddi kazanımlardan tamamen bağımsız olduğu vurgulanıyor.

Modern toplumda yükselen 'varoluşsal hiçlik' teması da bu eleştirinin merkezinde yer alıyor. Güçlü figürlerin hayata dair temel mantık yürütme becerilerinden yoksun olması, modern insanın kendi değerlerini kaybetmesiyle doğrudan ilişkilendiriliyor.
Zamanla ekranlarımız daha öznel hikayelere bürünüyor. Prens gibi yapımlarda gördüğümüz modern zaman arızası, gücün merkezindeki kişilerin gösterdiği aşırı bencillik ve kronik can sıkıntısı üzerine kurguluyor. Bu durum aslında günümüzdeki güç sahiplerinin karşılaştığı bir boşluğu simgeliyor.
Bir başka örneği olan BoJack Horseman gibi dijital çağın ürünlerinde ise 'her şeye sahip olup hiçbir şey hissedememe' temasının işlenmesi, modern insanın dışarıdan mükemmel görünen ama içeride tükenmiş ve ruhsuz olma durumunu izleyiciye aktaran güçlü bir anlatım olarak öne çıkıyor. Bu yapımlar bize sadece gücü değil, o gücün boşaltıp bıraktığı umutsuzluğu da gösteriyor.
Sonuç olarak Nevra Öner'in bu yazısı, ekranlardaki her komediyi ve trajediyi ele alan derin bir sosyolojik analiz sunuyor. İzleyici ne kadar kaybolursa kaybolsun, zeki senaryoların sunduğu bu absürt yaklaşımlar; modern insanın anlam arayışını ve tüketim toplumu içinde kendisini nasıl yitirdiğini yüzümüze çarpıyor.




Topluluk yargısını şekillendirmek için fikrini tek bir sinyalle belirt.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar (*) ile işaretlenmiştir.