

MGM platformunun son yapımı The Westies, kurgusal dünyasının dışına çıkıp kurallarını hiçe sayan karakterlere odaklanıyor. 1980’ler New York atmosferinde geçen bu dizi, İrlanda ve İtalyan kökenli mafya grupları arasında, basit bir anlaşmazlığı bile kanlı çatışmalara dönüştüren aşağılık suçluları mercek altına alıyor.
A dizinin genel hikayesi ise katmanlı olmasına rağmen yüzeysel kalıyor. Oyunda J.K. Simmons ve Titus Welliver gibi başarılı iki isim bulunuyor; ancak yaratıcı Chris Brancato ve Michael Panes’in bu yapıma kattığı, yani Godfather of Harlem tarzındaki mafya draması formülünden memnuniyet dışı olmayan bir etki söz konusu.
Dizi bakıldığında ya kusursuz derecede akıcı olduğu için nefret edilemiyor ya da derinlik eksikliği nedeniyle çok sıkıcı. Bu ikilem, izleyicinin genel beğenisine hitap eden fakat sanatsal açıdan iddialı sayılamayan bir yapıyı ortaya çıkarıyor.
The Westies ön planda gördüğümüz efsanevi İrlanda-Amerikan örgütü ile daha popüler olan Gambino ailesini konu alıyor. Yıllardır süren karşılıklı şiddetin yerini bir ara geçici barış almış durumda. Bu antlaşmanın sebebi, bizzat toplumsal veya vicdani bir iyi niyet değil;Hell's Kitchen bölgesindeki Javits Merkezi inşaatından elde edilecek büyük ekonomik getiriyi birlikte değerlendirme mantığına dayanıyor.
Ancak bu gergin duruma rağmen takipçileri henüz sözleşmeye tam olarak inanmamış durumda. Grubun iç düzenini korumak adına uygulanan sert tedbirler, aksine biriken toplumsal huzursuzluğun ve memnuniyetsizliğin tohumlarını ek ediyor. Bu durum özellikle Jimmy Roarke ve John Gotti gibi sorgulayıcı karakterlerin şüpheci halindekiler arasında belirginleşiyor.
Bu karanlık atmosfer üzerine federal güçler de dikkatlerini çevirmeye başlamış durumda. FBI ajanı Birdie Polk ve bu operasyonda zoraki bir işbirliğiyle yer alan çirkin NYPD memuru Glenn Keenan, kolları gerilmiş olmanın getirdiği yeni çatışma dinamiğini beraberinde getiriyor.
yönetmen Alan Taylor'ın sevk ettiği ilk bölüm, hikayeyi İrlanda-Amerikan örgütlerinin göreli sakin olduğu bir anla başlatıyor. Yazarlar Brancato ve Panes’in en büyük başarısı, anlatıyı sürekli akıcı tutmalarını sağlamış olmalarıdır. Hikaye ilerleyişi kasıtlı derecede yavaş değil ama gereksiz yere aceleci de değildir.
Bu dengeli tempo sayesinde casual (sıradan) bir izleyici konunun karmaşık detaylarında kaybolmayacakken, daha dikkatli olanlar her bölümde yeni beklenmedik olayları yakalayabilecektir. Dizi, büyük anlatımlarla Amerikan hayalleri veya intikamın ahlaki çöküntüsü gibi konuları yüzeysel olarak işlemeyen, sadece silahların birbirine doğrultulması üzerinden gerginliği ve gücü sergileyen saf bir suç draması niteliği taşıyor.
The Westies'te set dövmek için harcanan büyük emek ve kusursuz prodüksiyon tasarımı bir yana, yapımın asıl zayıf noktası karakterler. Ekrandaki hemen herkes, derinlik veya özgünlükten yoksun olmanın ötesinde sadece tükenmiş, şablon niteliğinde roller olarak karşımıza çıkıyor.
Ana kahraman Jimmy’nin iyilik yapması ya akıllı olması bir sebebiyle değil, bir aksine; 'kahramanın iyi ve zeki olması' üzerine kurulu var. Olay örgüsündeki diğer karakterler için bu tür gelişimsel anlamlar taşıyan bir sebep verilmiyor.
Bridget gibi karakterlerin kendi alt öyküleri bulunsa da (IRA ile olan gizli geçmişi), tüm ana kurgudan kopuk ilerlemesi, yazarların neden o detayı ekledikleri sorusunu gündeme getiriyor. Komik mi, yoksa sadece boş zaman doldurmak için mi kullanılmış tam olarak belli değil.
En az karakterler kadar zayıf olan John Gotti figürü ise tarihteki gerçek kişi olduğu için bu denli tanıdık geliyor; ancak The Westies’te yer alan versiyonu, izlediğimiz her İtalyan mafya sinemasındaki klişelerin ustaca damıtılmış bir kopyasından ibaret.




Topluluk yargısını şekillendirmek için fikrini tek bir sinyalle belirt.
Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yap!
E-posta adresiniz yayımlanmayacaktır. Gerekli alanlar (*) ile işaretlenmiştir.